www.erguvanlar.tr.cx
« Önceki ::
İSİMLE ATEŞ ARASINDA - NAZAN BEKİROĞLU

Timaş Yayınları
335 sayfa
Ben uydurdum bütün bu hikayeleri. Ama size şunu söylüyorum ki: Daha yüksekte duran bir gerçeği işaret etmek için bunca hikaye uydurdum. Demek istediğim, hepsi yalanken anlattıklarımın, anne kalbinde bir çocuk yokluğunun işaret ettiği acı yalan değildi. Yalan değildi eşi zalim avcı tarafından vurulan turnanın zaruri ölümü. Yalan değildi kemalin arkasından zevalin geldiği. Olgunlaşan her şeyin sonunda bozulduğu. Bir şey bozulurken onunla birlikte başka şeylerin de bozulduğu. Yalan değildi devletlerin insanlar gibi, aşkların da devletler gibi ömürleri olduğu, mahiyeti safiyet olan aşkı en çok karanlıkların boğduğu. Yalan değildi aşkın birbirine uymayan iki tanımının olduğu. Bu tanımlardan biri sorgusuz sualsiz teslimiyet anlamına gelirken, diğerinin, sorgusuz sualsiz teslimiyetin kurulumu demek olduğu. Böylece aşkın mutlak tanımının mümkünse aleminde na-mümkün olduğu. Yalan değildi güzel kokunun ezel hatırası taşıdığı. Yalan değildi bazı şeylerin hep bir şeyle bir şey arasında ürperti gibi asılı durduğu. Günahı ve ihaneti bu dünyada su, öbür dünyada ateş arıtacakken, suyla arınmayan aşık kalbinin ancak ateşle durulduğu. Belki de bu yüzden bir büyük yangının koptuğu. Bir ocağın; kelama mecbur çileden yenik elemden ibaret bir kalpten kopa gelen yangınla tutuşup kül olduğu. Hikayelerine ayrılarak anlatılmış bir romanda son kez yemin ediyorum ki; Vallahi yalan değildi!
(Arka Sayfadan)
"Kalbimde, ücreti ödenmiş olsa da bedeli ödenmemiş bir hayatın ağırlığı."
"Tarih ileriye doğru gitse de gördüğü sadece geçmiştir."
"Onu severken anladım güzelliğin ne olduğunu. Akşamın kısacık vaktinde, şahitlik eden parmağıma batıp da, zor şartlarda aldığım abdestimi bozan gülün dikenini sever gibi sevdim onu. Sonra, vaktin çıkmasına çok az kala yeniden bulduğum bir suyu sever gibi."
"Bir ömür boyunca özlemiyle yanılan kentin sadece yanıdan geçip de derununa girememek kadar acıydı onun yanıbaşımdaki yokluğu."
"Sevilen bir kadın can demekti. Bu yüzden, en çok canım denirdi ona ortasında bir eliflik nefes hacmiyle. Ve can artık bir yeniçerinin hayatında feda edilmesi gereken değil esirgenmesi gereken bir şey olurdu. Bu yüzden korkar olmuştuk ölmekten. Ve bize canım dediği için bir kere, yeniden yeniden korkar olmuştuk ölmekten. Ölmek, iki kişi olunca, eskisi kadar kolay değildi. Sonrası kendiliğinden geldi.
Öldürmek ve yok etmenin sağlamasını muhteşem bir sonsuzluk inancı üzerine oturtarak yok etmeye memur ve mezun kılınmış olan biz, kendi hikayemizin bozulmuş ikinci yarısında korkar olmuştuk ölümden. Gecenin sabaha henüz uzak uğrak yerlerinde aniden ve ter içinde kendimizi attığımız uykuların yarısında, yanımızda munis bir baş, yürek biçimli ve inci ışıltılı bir yüz görmek istiyorduk. Erkekliğe sığdırarak korktuğumuzda ve ağladığımızda, başımızı gömdüğümüz saçlarının korunağında, soluğumuz onun soluğuna karıştığında, ölümün unutamadığımız yüzünü unuttursun istiyorduk. Çünkü ölümün yüzünü unutturacak yeganenin sevilen bir kadının yüzü olduğunu artık çok iyi biliyorduk. Değil mi ki en büyük bozgunu padişahının yüzünü görememekle başlayan bir ocağın neferleriydik biz. Çünkü yüzü görülmez olunca padişah bir addan ibaret kalıyordu ve demek ki yok oluyordu. Bu yüzden en fazla da padişahım diye sevdik bize helal olan kadını. Kalbimizde onu padişaha ait yerin tam karşısına tereddütsüz oturtuverdik. Ama iki padişah arasındaki her boşluk fetretti, fitneydi. Kimbilir belki de bu yüzden, doğruydu, kadının fitne demek olduğu."
" 'Teslimiyette acı yok', diye başlayan cümleleri ben de biliyordum. Ama tamamını o cümlelerin 'ama' ile başlayan muhalefet şerhlerine bağlayıp duruyordum. Ben, amasız cümle kurmayı bilmiyordum. Yaşama hakkı azad edilmemiş aşkın dininde sitem ve sual şirk olsa gerekti ama aşkın dininde o peygamber miydi? Peygamberse ve ona inançta şüphe duyuyorsam müşrik oluyordum. Ama yalancı peygamberse ve ben ona kayıtsız şartsız inanç duyuyorsam yine müşrik oluyordum.
O zaman, dedim, sana inanmam için göster bana mucizeni. Haberciysen haberin nerede? Öldürüp sonra can vermenden vazgeçtim. Aşkın dininde en büyük mucize olan şeyi göster bana. Kur benim kayıtsız şartsız güvenimi."
"Aşkı taşıyan her kalbin muhkem olduğunu zannediyordum oysa. Meğer aşk indiği kalbi ihya ediyordu ya, ihya edemezse yok ediyordu. Kazasız belasız kurtulmanın imkanı yoktu."
"Kalplerin taşıyıcılığı başka başkaydı. Taşınabilenden fazlasını vermezse de Rab, bazen verilen, taşıyıcısını ezip geçiyordu. Eskimiş bir gelinin zannınca, tenin de canın da taşıyabileceğinden fazlasıydı bu. Hayatla ölüm tartılınca ölüm, bugünle yarın tartılınca yarın ağır geliyordu.
O kadar ki, Rabbim, dedi, yerlerin ve göklerin Rabbi, ben bu yükü taşıyamam, bu yer taşımaz beni. Göklere baktı. Acı ve dua kalbinin zarına değe değe dua etti. Yer yarılsa da yerin dibine geçsem, böyle dedi.
Gözyaşının düştüğü yerde merhamet vardı. Bağışlaması ve esirgemesi sınırsız olan Rabb katında duası, kabul edilmiş duaların defterine yazıldı.
Ama: Ben bu yükü taşıyamam, bu yer taşımaz beni, sadece bu kısmı kabul gördü duasının. Yer yarılsa da yerin dibine geçsem, bu kısmı kabul görmedi.
Doğrusunu Allah bilirdi.
Yer cezaydı gök kurtuluş. Yer tekildi gökler çokluk.
'Yer taşımazsa seni gel o zaman göklerime!' denildi.
Yer yarılmadı, yerin dibine girmedi, sadakat sözünü tutmayan ve kalbi hevesle dolu olan damadın gelini. Taş da kesilmedi. Ama o günde, o saatte ve orada bir turnaya dönüşüverdi.
O gün bugün turna su kuşu. Boynu zarif. Gözleri duru. Başının arkasında telli tarağı. Sadakata tanık tutulmuş bir yüz görümlüğünün yerinde, boynunda, hicaptan kapkara kesilmiş bir leke.
O gün bugün turna kutlu, kimse ellerine turna kanı bulaştırmak istemez. Öldürenin boynuna vebali var. Ve turna öldüren zalim avcı bir daha iflah olmaz.
O gün bugün turna tek eşli. Eşi vurulan turna o gün bugün katarını terk ederek yere iner.Çığlık çığlığa. Eşini bırakıp da ölümün siyah koynuna, havalanmak istemez.
O zaman onu da vurmak zorunda kalır avcı. Zaruri bir ölüm olur bu! "
teşekkürler canözüm...