www.erguvanlar.tr.cx
« Önceki ::
SEVDALIM HAYAT - ZÜLFÜ LİVANELİ
24/2/2008 -Kategori: ZULFU LIVANELI _2_
| |||||||||
"Bir miras kavgsında köylünün birini dövmüşler. Adam kasabadaki arzuhalciye gitmiş, 'Beni dövdüler!' demiş ve bir şikayet dilekçesi yazmasını istemiş.
'İyi', demiş arzuhalci 'öğleden sonra gel al.'
Sonra geçmiş daktilosunun başına, usta bir arzuhalcinin bütün hünerlerini kullanarak, en etkili kelimeleri seçerek başlamış yazmaya.
Köylü öğleden sonra gitmiş. Arzuhalci, onun parmak basarak onaylamasından önce yazdıklarını baştan sona okumak istemiş. Ne yazıldığını anlamasıymış derdi. Başlamış okumaya.
Bir süre sonra köylünün hüngür hüngür ağlamaya başladığını görmüş.
'Ne oldu?' demiş.
Köylü bir yandan iki sıralı yaş döküyor, bir yandan da, 'Vay bana neler yapmışlar da haberim olmamış!' diye ağıt yakıyormuş.
Bu anıları derleyip toplarken neredeyse benim de başıma aynı şey geliyordu; kendi kendimin arzuhalcisi oluyordum bir anlamda."
"Sağ olsun uçan kuşlar
Çiçeğe durmuş ağaç
Yaşasın sevdalılar
Sevdalım hayat"
"Bir gün
Çok bunalırsan
Deniz dibinde, yosunlara takılmış gibi
soluksuz...
Sakın unutma gökyüzüne bakmayı
Gökyüzü senindir
Gökyüzü herkesindir."
"Gelecek geçmiş gibi loş bir galeri değil, hiçbir şeyi göremediğimiz kopkoyu bir karanlıktır."
"Ben okullarda bana öğretilenleri unutabilmek için on beş yılımı verdim."
Peter Ustinov
"Zara'dan düştük de tozlu yollara
Süre süre bu ellere yetirdik
Ben feleği yere çaldım sanırdım
Kör talihi kambur gibi getirdik."
"Türkiye'nin klasik politikacı tipi, günün yirmi dört saatinde parti merkezlerinde ve otel lobilerinde dolaşıp siyasi dedikodular üreten, dünyaya kapalı, Anadolu ilişkileri kuvvetli, zaman zaman aşırı öfkelenip duygularını açığa vuran, romanla, şiirle, dünyada neler olup bittiğiyle, müzikle falan ilgilenmeyen, ancak bir davete gittiği zaman kendisine uzatılan mikrofona söyleyebileceği 'Yemen Türküsü' ya da gençlik meyhanelerinden kalma bir-iki alaturka şarlı mırıldanan ama yüreğinin derinliklerinde sanatla, kültürle uğraşmayı 'abesle iştigal' sayan, dünyayı bilmeyen, herhangi bir konudaki uluslararası terminolojiye yabancı, meclise girdiği ya da bakan olduğu zaman omuzlarını geriye atarak ağır ağır konuşan, kendisinden sürekli 'biz' diye söz eden, rastladığı insanlara büyük bir lütuf yapıyormuş gibi, 'Nasılsın bakalım?' diye soran ve cevabını beklemeden yoluna devam eden, elini sıktığı insanların yüzüne bakmayan, devlet ihaleleri, şartnameler gibi konulardan iyi anlayan kişilerden oluşur.
Bu kişiler sürekli olarak bir erkek dünyasında yaşarlar. Akşam yemekleri bile erkek grupları halinde yenir. Politika dünyasına arada bir giren kadınlar garip, şaşılası, karşısında nasıl davranılacağı bilinmeyen yaratıklardır. Evlerinde bıraktıkları kadınlara hiç benzemezler.
Doğrusu çevreleri de adamcağızları zıvanadan çıkarmak için birebirdir. Siyah zırhlı otomobiller, korumalar, çevrelerinde pervane kesilen bürokratlar, dünyada bir hacim işgal ettiği için suçluluk duyan ve liderinin karşısında bedenini yok etmeye çalışarak kıvrılıp bükülen partililer, uçaklar, tören kıtaları, marşlar, manşetler... Bu kadar gümbürtü,çok dayanıklı olmayan ya da politika dışında tahminleri bulunmayan herkesi çıldırtmaya yeter de artar bile. Ancak iç değerleri çok sağlam olan kişiler dayanabilir buna. Çoğu politikacı yükseliş hızından başı dönerek, kendisi bile şaşkınlık içinde izler durumu. 'Yahu neler oluyor?' diye sevinç dolu şaşkınlık çığlıkları atar. Bir süre sonra ise duruma alışır ve dünya düzeninin zaten böyle olduğuna, kendisinin de insanları yönetmek üzere yaratıldığı için doğumundan bu yana başında soyluluk halesi taşıdığına inanır. Oysa politikadaki baş döndürücü yükselişi, bir dönme dolaba binen kişinin yükselişidir. Sadece doğru zamanda, doğru dolaba binmeyi becermektir önemli olan. Eğer bu içgüdüsel seçimi doğru yapmışsanız, dönme dolap sizi bir gün en tepeye çıkarıverir."
"...Bütün bunlardan öğrendiklerime gelince:
Nazım'ın 'ölürken zeytin ağacı diken adam' örneği gibi, başkalarına yararı dokunacak şeylerin, en önemli hazine olduğunu öğrendim.
Geçici ve kalıcı arasındaki farkı öğrendim. Hayatta ne kadar hata yaparsanız yapın, eğer zamana dayanan ve gelecek kuşaklara aktarılan eserler vermişseniz ayakta kalıyorsunuz. Benim kadar heyecanlı ve oradan oraya savrulduğu için çok yanlış yapan birisinin hayatını besteleri ve kitapları kurtardı.
Şöhret ve mutluluğun ateşle kar gibi olduğunu öğrendim. Biri ötekini azaltıyor ya da yok ediyor.
Kozmosta hiçbir büyüklük ifade etmeyen dünyamızın bir köşesinde yaşadığımız küçük hayatı çok önemsememeyi öğrendim.
İnançların, insanların ölüme karşı çırpınışı olarak tanımlanabileceğini kavradım ve o andan itibaren samimi dindarları eleştirmedim. Bu işi siyaset olarak kullananlara ise nefretim arttı.
Gerçek başarının bir yan ürün olduğunu öğrendim. Başarıyı hedeflerseniz onu kazanamıyor, unutup da kendinizi iyi bir iş yapmaya adarsanız geldiğini görüyorsunuz.
Moda fikirlerin, siyasetlerin ve sanat akımlarının sıfır olduğu konusundaki inancım pekişti. Çünkü zamanın bunları eskittiğini ama gerçek yapıtları koruduğunu gördüm.
En iyi yaşam biçiminin, düşman yaratmadan yaşamak olduğunu öğrendim. Sonunda onlarla başedebiliyorsunuz ama ömrünüz paçalarınıza dolananları kovalamakla geçiyor.
Büyük sanatçıların sadece kendi yaratısıyla uğraştığını, kimseyi kıskanmadığını gördüm.
Dünyayı değiştirmenin ne kadar zor olduğunu öğrendim.
İnsanların benim bir zamanlar düşündüğümden daha kötü olduğuna karar verdim.
En güzel düşüncenin bile siyaset alanına girdiği zaman çürüdüğünü, siyasetin bütün kavramları daralttığını ve yozlaştırdığını öğrendim.
Kentte büyümüş bütün memur çocukları gibi hayvanlara çok uzaktım ve onlardan korkardım. Sonra onlarla kucak kucağa yaşamayı öğrendim ve dünyamı zenginleştirdiler.
'Aşk imiş ne varsa alemde' dizesinin ve 'Sevda sevda derler behey erenler/ Bilmeyene bir acayip hal olur' dizelerinin derinliğini kavradım.
İnsanoğlunu bu kadar çılgın bir tür haline getiren ve birbirine kıymaya götüren itkinin, öleceğini bilen tek canlı olmasından kaynaklandığını anladım. Diğer canlılar gibi bu bilincimiz olmasaydı, daha iyi bir dünyada yaşardık.
Bilgeliğin bilgiden çok daha önemli olduğunu yüreğimin derinliklerinde duydum.
Milyarlarca insanı hareket ettiren temel itkilerin; onların beslenme ve üreyerek türünü devam ettirmeye programlanmasından kaynaklandığını görünce insanları çok aciz buldum. Bu koşullanmaların ötesine geçen büyük mutasavvıf, filozof ve şairlere ise hayranlığım arttı.
Dünyanın geleneğinde sanat diye bir sığınma limanı olmasaydı, intihar edebileceğimi hissettim.
Müziğin, ebedi sessizliği yırtma çabası olduğunu kavradım. Dünyanın, dönüşü sırasında si notası çıkardığı söylenir. Galiba en kalıcı ve en güzel ses, bu uzun si sesi. Ötesi, cılız çırpınmalar.
Makamıyla, parasıyla, şöhteriyle övünenler beni güldürmeye başladı.
Sonunda 'ben' dediğim varlığın, kozmik sonsuzlukta bir an yanıp sönen bir ateşböceği bile olmadığını öğrendim."
'İyi', demiş arzuhalci 'öğleden sonra gel al.'
Sonra geçmiş daktilosunun başına, usta bir arzuhalcinin bütün hünerlerini kullanarak, en etkili kelimeleri seçerek başlamış yazmaya.
Köylü öğleden sonra gitmiş. Arzuhalci, onun parmak basarak onaylamasından önce yazdıklarını baştan sona okumak istemiş. Ne yazıldığını anlamasıymış derdi. Başlamış okumaya.
Bir süre sonra köylünün hüngür hüngür ağlamaya başladığını görmüş.
'Ne oldu?' demiş.
Köylü bir yandan iki sıralı yaş döküyor, bir yandan da, 'Vay bana neler yapmışlar da haberim olmamış!' diye ağıt yakıyormuş.
Bu anıları derleyip toplarken neredeyse benim de başıma aynı şey geliyordu; kendi kendimin arzuhalcisi oluyordum bir anlamda."
"Sağ olsun uçan kuşlar
Çiçeğe durmuş ağaç
Yaşasın sevdalılar
Sevdalım hayat"
"Bir gün
Çok bunalırsan
Deniz dibinde, yosunlara takılmış gibi
soluksuz...
Sakın unutma gökyüzüne bakmayı
Gökyüzü senindir
Gökyüzü herkesindir."
"Gelecek geçmiş gibi loş bir galeri değil, hiçbir şeyi göremediğimiz kopkoyu bir karanlıktır."
"Ben okullarda bana öğretilenleri unutabilmek için on beş yılımı verdim."
Peter Ustinov
"Zara'dan düştük de tozlu yollara
Süre süre bu ellere yetirdik
Ben feleği yere çaldım sanırdım
Kör talihi kambur gibi getirdik."
"Türkiye'nin klasik politikacı tipi, günün yirmi dört saatinde parti merkezlerinde ve otel lobilerinde dolaşıp siyasi dedikodular üreten, dünyaya kapalı, Anadolu ilişkileri kuvvetli, zaman zaman aşırı öfkelenip duygularını açığa vuran, romanla, şiirle, dünyada neler olup bittiğiyle, müzikle falan ilgilenmeyen, ancak bir davete gittiği zaman kendisine uzatılan mikrofona söyleyebileceği 'Yemen Türküsü' ya da gençlik meyhanelerinden kalma bir-iki alaturka şarlı mırıldanan ama yüreğinin derinliklerinde sanatla, kültürle uğraşmayı 'abesle iştigal' sayan, dünyayı bilmeyen, herhangi bir konudaki uluslararası terminolojiye yabancı, meclise girdiği ya da bakan olduğu zaman omuzlarını geriye atarak ağır ağır konuşan, kendisinden sürekli 'biz' diye söz eden, rastladığı insanlara büyük bir lütuf yapıyormuş gibi, 'Nasılsın bakalım?' diye soran ve cevabını beklemeden yoluna devam eden, elini sıktığı insanların yüzüne bakmayan, devlet ihaleleri, şartnameler gibi konulardan iyi anlayan kişilerden oluşur.
Bu kişiler sürekli olarak bir erkek dünyasında yaşarlar. Akşam yemekleri bile erkek grupları halinde yenir. Politika dünyasına arada bir giren kadınlar garip, şaşılası, karşısında nasıl davranılacağı bilinmeyen yaratıklardır. Evlerinde bıraktıkları kadınlara hiç benzemezler.
Doğrusu çevreleri de adamcağızları zıvanadan çıkarmak için birebirdir. Siyah zırhlı otomobiller, korumalar, çevrelerinde pervane kesilen bürokratlar, dünyada bir hacim işgal ettiği için suçluluk duyan ve liderinin karşısında bedenini yok etmeye çalışarak kıvrılıp bükülen partililer, uçaklar, tören kıtaları, marşlar, manşetler... Bu kadar gümbürtü,çok dayanıklı olmayan ya da politika dışında tahminleri bulunmayan herkesi çıldırtmaya yeter de artar bile. Ancak iç değerleri çok sağlam olan kişiler dayanabilir buna. Çoğu politikacı yükseliş hızından başı dönerek, kendisi bile şaşkınlık içinde izler durumu. 'Yahu neler oluyor?' diye sevinç dolu şaşkınlık çığlıkları atar. Bir süre sonra ise duruma alışır ve dünya düzeninin zaten böyle olduğuna, kendisinin de insanları yönetmek üzere yaratıldığı için doğumundan bu yana başında soyluluk halesi taşıdığına inanır. Oysa politikadaki baş döndürücü yükselişi, bir dönme dolaba binen kişinin yükselişidir. Sadece doğru zamanda, doğru dolaba binmeyi becermektir önemli olan. Eğer bu içgüdüsel seçimi doğru yapmışsanız, dönme dolap sizi bir gün en tepeye çıkarıverir."
"...Bütün bunlardan öğrendiklerime gelince:
Nazım'ın 'ölürken zeytin ağacı diken adam' örneği gibi, başkalarına yararı dokunacak şeylerin, en önemli hazine olduğunu öğrendim.
Geçici ve kalıcı arasındaki farkı öğrendim. Hayatta ne kadar hata yaparsanız yapın, eğer zamana dayanan ve gelecek kuşaklara aktarılan eserler vermişseniz ayakta kalıyorsunuz. Benim kadar heyecanlı ve oradan oraya savrulduğu için çok yanlış yapan birisinin hayatını besteleri ve kitapları kurtardı.
Şöhret ve mutluluğun ateşle kar gibi olduğunu öğrendim. Biri ötekini azaltıyor ya da yok ediyor.
Kozmosta hiçbir büyüklük ifade etmeyen dünyamızın bir köşesinde yaşadığımız küçük hayatı çok önemsememeyi öğrendim.
İnançların, insanların ölüme karşı çırpınışı olarak tanımlanabileceğini kavradım ve o andan itibaren samimi dindarları eleştirmedim. Bu işi siyaset olarak kullananlara ise nefretim arttı.
Gerçek başarının bir yan ürün olduğunu öğrendim. Başarıyı hedeflerseniz onu kazanamıyor, unutup da kendinizi iyi bir iş yapmaya adarsanız geldiğini görüyorsunuz.
Moda fikirlerin, siyasetlerin ve sanat akımlarının sıfır olduğu konusundaki inancım pekişti. Çünkü zamanın bunları eskittiğini ama gerçek yapıtları koruduğunu gördüm.
En iyi yaşam biçiminin, düşman yaratmadan yaşamak olduğunu öğrendim. Sonunda onlarla başedebiliyorsunuz ama ömrünüz paçalarınıza dolananları kovalamakla geçiyor.
Büyük sanatçıların sadece kendi yaratısıyla uğraştığını, kimseyi kıskanmadığını gördüm.
Dünyayı değiştirmenin ne kadar zor olduğunu öğrendim.
İnsanların benim bir zamanlar düşündüğümden daha kötü olduğuna karar verdim.
En güzel düşüncenin bile siyaset alanına girdiği zaman çürüdüğünü, siyasetin bütün kavramları daralttığını ve yozlaştırdığını öğrendim.
Kentte büyümüş bütün memur çocukları gibi hayvanlara çok uzaktım ve onlardan korkardım. Sonra onlarla kucak kucağa yaşamayı öğrendim ve dünyamı zenginleştirdiler.
'Aşk imiş ne varsa alemde' dizesinin ve 'Sevda sevda derler behey erenler/ Bilmeyene bir acayip hal olur' dizelerinin derinliğini kavradım.
İnsanoğlunu bu kadar çılgın bir tür haline getiren ve birbirine kıymaya götüren itkinin, öleceğini bilen tek canlı olmasından kaynaklandığını anladım. Diğer canlılar gibi bu bilincimiz olmasaydı, daha iyi bir dünyada yaşardık.
Bilgeliğin bilgiden çok daha önemli olduğunu yüreğimin derinliklerinde duydum.
Milyarlarca insanı hareket ettiren temel itkilerin; onların beslenme ve üreyerek türünü devam ettirmeye programlanmasından kaynaklandığını görünce insanları çok aciz buldum. Bu koşullanmaların ötesine geçen büyük mutasavvıf, filozof ve şairlere ise hayranlığım arttı.
Dünyanın geleneğinde sanat diye bir sığınma limanı olmasaydı, intihar edebileceğimi hissettim.
Müziğin, ebedi sessizliği yırtma çabası olduğunu kavradım. Dünyanın, dönüşü sırasında si notası çıkardığı söylenir. Galiba en kalıcı ve en güzel ses, bu uzun si sesi. Ötesi, cılız çırpınmalar.
Makamıyla, parasıyla, şöhteriyle övünenler beni güldürmeye başladı.
Sonunda 'ben' dediğim varlığın, kozmik sonsuzlukta bir an yanıp sönen bir ateşböceği bile olmadığını öğrendim."
