CÜMLE KAPISI - NAZAN BEKİROĞLU



Timaş Yayınları
246 sayfa



Kelimeyle değil, cümleyle düşündüğümü fark ettim ben. Muhal farz bile olsa "Her şeyi özetleyecek bir cümle" tutkum, mana birimimin cümle olmasından. Karmaşık cümlelerle konuşmayı sevmem, öyle düşünmemden. Başka türlü anlatamıyorum, bu yüzden mazurum ben.

Faturaların, makbuzların, ihbarnamelerin arkasına.

Mektup zarflarının, davetiyelerin, program kartlarının boşluklarına.

Peçetelerin üzerine.

Kitapların, kenar sularına, kapak içlerine.

Defterlerin, sayfaların değil kıyılarına köşelerine.

Yazılıp da bırakılmış; bilinç kendine bile hırsız, kim bilir bazıları hatırlanmış da sonradan unutulmuş bunca cümleyi bir yerlerden bulup da çıkarmam. Burada böyle bir kapı açmam.

Cümle Kapısı: Kalbin Kapısı.

Sonra, sebebi malûm sırrı meçhul, yani bana muamma, tutup bu kapıyı kapatmam.

Eğer beni okuyanla paylaşım isteği ve daha yakından tanışma beklentisinden değilse, defterimde kalan cümleden kurtulma isteğimden.

Bir şey değil, yeni bir şey söylemek için.


(Arka Kapaktan)


"Aşk, adından geçmek değil mi?"


"Her kıskançlık bir aşkın paylaşılamayışı."


"Yalnızlık aşkın vekaletidir.
 Ölüm aşkın kefaretidir."


"Gel ama öyle kalma! Tövbe kapısı."


"Muteber olan, türlü suret kirle dolu dünyanın batağından başlayarak yükselmektir. Asıl yolculuk, orada kalmamaktır."



"İncillere ilişkin süreç de karışık. Yazanları, yazılış tarihleri hep karışık. İnciller, en karışık.

İncil'i İsa yazmadı. O okuma yazma bilirdi ama ne yazdı ne yazdırdı. Sadece tebliğ etti. İncil yazmak havarilerine ve havarilerini tanıyanlara düştü. Havariler, hitap ettikleri topluluğun ihtiyaçlarını göz önüne alarak tebliğ ettiklerinden ve İnciller bu tebliğ metinlerinden hareketle kaleme alındığından, Suriye ve Antakya civarında dolaşarak Yahudilere hitap eden Matta'nin İncil'i, Romalı paganlara seslenen Markos'un İncil'ine uymadı. Sonra? İnciller çoğaldıkça çoğaldı. İncil İncil'e uymadı. Maksat bir olsa da rivayet çoğaldı.


Tarihler Milat sonrası 325'i vurduğunda, yani ki Hristiyanlık Roma tarafından kabul gördükten sekiz yıl sonra, İncillerdeki çokluk dikkat çekti. Ve İznik'te toplanan konsül bunlar arasında bir ayıklama yapma ihtiyacını hissetti. Neticede dört İncil kabul gördü. Kabul edilmeyen İnciller arasında biri vardı ki, Barnabas İncili, İsa'dan sonra adı Ahmed olan bir peygamberin geleceğinden ve onun son peygamber olacağından samimiyetle bahsetti. Lakin 'masa üzerinde kalan' İncillerden biri değildi Barnabas İncili. O kadar ki bulundurulması, okunması şiddetle yasaklandı. Bulunduranlar ölümle cezalandırıldı."





"Bozulmanın gaflet keyfiyetidir ki bir İncil'den çok İncil, tevhidden teslis, peygamberden put çıkardı."



"Bir medeniyet kolay kurulmuyor. Bir Osmanlı İstanbul'u için 500 sene gerekti. Ama kırk senede o medeniyeti kemire kemire bitirdiler."
Orhan Okay



"Kifayetsiz olduklarını hep biliyorduk ama kelimeler müstamelmiş, ben bunu bugünlerde öğrendim."

*müstamel: eski, kullanılmış


"...hürriyet, ihtilaller elden ele geçerken, sistemler yerini karşı sistemlere gönülsüzce bırakırken neredeyse göreceli bir kavrama, adı var kendi yok bir Anka'ya dönüşebilir."



"...Sibirya, Hristiyani temeller üzerinde yükselen Rus çarmıhıdır. Orada acı çekilir, acının nedeninin idrakine varılır ve arınılır. Arınma bedenin çektiği acıyla kalpte başlamaktadır. Vicdanın sesi ancak çile çekince susuyor. Bedel, ödendiği anda yerine huzuru ikame ediyor. Ateş yakıyor, yakınca pişiriyor. Sonrası?..."



"Lanetin cazibesi var ve hiç kimse şeytanı inkar edemez. Ama unutulmamalı, mutlak ahlakın tartışması yoktur."



"İslam varlık nedeni ibadet olan insanın bugünkü manasıyla hapsedilmesine karşıdır. Kuralları ayrıntılarla belirlenmiş olan had ve kısas, suçlunun, cezasını ödedikten sonra toplumsal yaşama geri dönmesine izin verir. Bir başka ifadeyle İslam, suçluyu, ödenmiş bir bedelin zalim ve mazlum cephesinde azaltılmış gerilimiyle topluma iade etmektedir. Keza, suçun kişiselliği, yani sadece suçlunun cezalandırılması, İslami geleneğin başlangıcında temel prensiptir. Oysa uzun süreli hapis, suçlu kadar onun ailesinin de cezalandırılması anlamına gelmekte ve İslami anlayışla çelişmektedir."



"Susturmanın bir yolu da lütuf!"



"...Tersane Zindanı ecnebilerin de gerektiğinde kapatıldığı bir 'Dersaadet'te Avusturya Sefirleri' isimli eserde, on altıncı asır Avusturya elçilerinden, nasılsa gazab-ı şahaneye uğramış birisi,Tersane Zindanı'nın yıpratıcı şartlarını uzun uzun sayıp dökmekle birlikte, ecnebilerin kapatıldığı zindanların her birinin 'kendine has küçğk bir kilisesi ve mihrabı' bulunduğunu ve dini ayinlerin rahatça icra edildiğini de özenle kaydetmektedir."



"Neticede kapılar sımsıkı kapandığında saray da zindan."


"Ayağı bağlı aslanın acizliği kendi ayıbı değildir."
Namık Kemal


"Hayatımı kaybettim hükümsüzdür; buldum hayatımı hükümlüdür. Bir tek sende hükmüm var, bir tek sende hükmüm yok. Her şeyin hükmünü yitirdiği yerdeyim... Ama nereye kadar? Demem o ki, 'kanrevandır kanrevandır kanrevandır.'"



"İnsanı gam, duvarı nem, aşkı ise yorum..."



"...duygusu imbikten geçirilmiş bir kadın kalbinin; uğrunda ne kadar çok şey feda edilmiş ne kadar çok bedel ödenmiş olsa bile, aşkın safiyetinden, masumiyetinden bir kez şüphe duyulmaya başlanınca; yaşanabileceği akla bile getirilmeyenler yaşanıp da aşkın olmazlarına dair thayyülün sınırları kırıldığında; her şeyi ama her şeyi, en fazla da kendisini feda edebileceğini bilmemektedir."



"...İşte Osmanlı. Daha adından itibaren baba-oğul ilişkisini sahiplenen bu muazzam yapılanma, batı karşısındaki alakasının başlangıcında tipik baba konumundadır. Asırlarca, bir oğul kadar sevilmese de, karşısında bir baba gibi otoriter davranılır batının. Her bayram bir kapitülasyon harçlığı ile başı okşanıp geçiverilir, gönlü hoş edilir. Osmanlı; bileğinin bu küçük çocuk karşısındaki gücünden, orta yaşları bulmuş olsa da gücünden 'hala' emin bir baba gibi, öylesine emindi ki Viyana önlerinde bileği ilk kez zorlandığında sebebini kestiremedi bile. Sadece şaşkınlık, bir gurur kırıklığı. O çocuk bileğini eskisi kadar kolay bükemediğini fark etti. Onun da karşısında şimdi, kendi olduğu kadar erkek olan bir bedeni içinde saklayan ruhla batı beliriverdi. İşin kötüsü şu ki o erkek beden günden güne serpilip büyürken, baba kemik erimesine uğramış olmalı, günden güne küçülüp gidiyordu. Gidişatın doğal sonucu: Babalar oğul olmuş, oğullar baba. Baba bu işe itirazlı olsa da."



"Her oğul babasının, sırrı olduğu kadar sınavıdır da."



"Mevzu olduğu iddia edilen bir hadise göre, 'Oğul babanın sırrıdır.' Onun suyundan, toprağındandır. Boy veren sürgün, çatlattığı tohumun mahiyetincedir. Oğulun mahiyeti babasında saklı olduğu gibi babanın açıklaması da oğulda gizli. İkisinin manası birbirindedir."



"Baba bu dünyada kimlik demektir. Sorgular onun adıyla başlar. Kayıtlar onun adıyla düşülür. Hüviyetler onun adıyla mühürlenir. Ama oğul da sürekliliktir. Ama. Kim bilir. Belki de baba bu dünyadaki hüviyeti temsil etse de kimliğin muhakkaklığı hiç olmazsa teorik olarak sadece ve sadece annede saklı bulunduğundan ve onun tek sırdaşı Allah olduğundan. Bu dünyanın bittiği yerde, ruh Rabbine geri dönerken ve bedeb toprağa verilirken oğul artık babasının değil annesinin ismiyle nida edilmektedir. Ve bu çok manalı bir şeydir."



"En fazla bilinen ve tahammül edilemeyenden en az bilinen ve tahammül edilebilirliği şimdilik ölçülemez olana, dolayısıyla tahammül edilebilirlik ihtimalini en az içerene kaçıştır intihar."



"... kalplerin dili olsaydı, dilin ihanetine uğramadan birbirlerine daha çok şey anlatabilirlerdi."



"Muhal farz ama bir kez daha geçsem ömrümün duraklarından, diyorum. Her durak yeni bir yol. Bir kez daha o küçük kız olsam diyorum. Başında, kirazlı hasır şapkası, sırtında volanlı pembe elbisesi. Çorapları beyaz ve temiz. Annesi elinden tutmuş, o küçük ve itaatkar, iyi yetiştirilmiş ve uslu kız çocuğu olsam. Her ayrıntıyı büyük ve kahverengi gözleriyle uzun uzun süzen, evrene yönelmiş meraklı bakışların sahibi. Fakat her gördüğünü şimdilik sadece kendi içine atacak kadar kayıt altında ve üzerine o kadar titrendiği için olacak bir o kadar da muti kılınmış.

Bir kez daha diyorum ben o küçük ve sevimli kızken. Annesinin ve babasının bir tanesi olduğu halde garip bir biçimde hırpalanmışken. Herkesler ağız dolusu kötü sözcüklerle çocuk olurken. Kötü huylu sözcükler yuvalanmasın diye ağzında, çok duvarın arkasında saklı tutulmuşken. Görmeye ve bilmeye dair sınırsız merak beslediği halde kalbinde, yolları daima tıkanmışken..."








Yorum Yaz