MAHREM - ELİF ŞAFAK

Mahrem
Görmeye ve Görülmeye Dair Bir Roman
Elif Şafak

METİS YAYINLARI

 

 

Görmeye ve görülmeye dair bir roman...

gözbebeği: İnsanlarda yuvarlak, hayvanların çoğunda ise dikine elips biçiminde olan gözbebeğinin çapı, irise gelen ışığın miktarına göre değişir. Karanlık ve uzaklık büyütür gözbebeğini; aydınlık ve yakınlık küçültür. Yani bu kararsız çember, ışık varsa küçülür, ışık yoksa büyür. Yakına bakarken de küçüldüğüne göre, yakn olan aydınlıktır, aydınlıktadır. Uzağın payına karanlık düşer. Zaten karanlığı kimse yakından görmek istemez.

Aşık olunca da büyür gözbebeği; demek ki aşık olunan hep uzaktadır. Aradaki mesafenin verdiği acıyı azaltmak için, maşuka "gözbebeğim!" diye hitap edilir.
-Elif Şafak-
(Arka Kapak)

 

Mahrem’e baktığımızda Elif Şafak yine İstanbul’da yaşayan şişman bir kadının öyküsünü anlatıyor. Şişman ama çok şişman bir kadının başrolü aldığı çok az roman vardır. Elif Şafak'ın son romanı Mahrem'de, şişman olduğu için gözden kaçamayan bir kadın ana tema olarak kullanılıyor... Romanın açılış sahnelerinden biri olan minübüste seyehat bölümünde, ter, açlık, diğer kadınlar, sevimli olmak zorundaki küçük çocuk ve kapalı alanla oluşturulan karabasan, uzun yıllardır okuduklarım arasında ayrıcalıklı bir yere sahip...Şişman kadının en büyük derdi insanların gözlerini sürekli olarak üzerinde hissetmesi ve insanlara seyirlik malzeme olmaktan hoşlanmadığı için evden dışarı çıkmak istememesidir. Özellikle de cüce sevgilisi Be-Ce ile birlikte dışarı çıkmaktan çekiniyor ve bunun sebebini de şöyle açıklıyor: “Yüz otuz iki kiloluk gövdemin adımlarına ayak uydurmaya çalışırken seksen santimlik sevgilim, insanlar birbirlerine bizi gösterip bizi seyredeceklerdi. Dudaklarındaki alaycı tebessümleri bastırma gereği duymadan sevişip sevişmediğimizi geçireceklerdi akıllarından. Bir an bile gözlerini ayırmayacaklardı gözlerinin önündeki görüntünün gülünçlüğünden. Şişko ile cücenin seyirlik tezatını belki de günlerce düşürmeyeceklerdi dillerinden.”

 

Elif Şafak'ın öykü anlatıcılığı özellikle bu romanda berraklaşmış. Masalın dili, bu romanın sürükleyiciliğinde ana unsur olarak görülüyor ve Şafak'ın yepyeni diyebileceğimiz bir üslubunun da habercisi. Özellikle tarihsel diye kabaca adlandırabileceğim bölümlerden ayrılmak istemedim.


Elif Şafak, gözün kendisinin hiç de masum olmadığını anlattığı kitabını ‘görmeye ve görülmeye değer bir roman’ olarak tanımlıyor. 1999 İstanbul’ undan 1880’lerin Pera’sı arasında bir köprü kurmasını kendisi ile yapılan bir röportajda şöyle açıklıyor: "O dönemde yaşama yeni giren moderniteyle birlikte Osmanlı’nın görsellik anlayışında bir değişiklik olması. Modernite olgusuyla birlikte görsellik yeni bir anlam kazanıyor ve bunun odak noktasında da kadının bedeni yer almaya başlıyor. Kadın etek boyundan vücut hatlarına kadar her şeyiyle seyirlik malzemeye dönüşüyor. Modernleşme tartışmasının odak noktasında kadın ve kadın bedeni vardır zaten. Modernite bir seyirlik dünya inşa eden 1880’deki Pera’nın vurgusu bu: O dönemde Osmanlı’da bir seyirlik dünyanın malzemesiydi.” Romanda 1880’lerin Perasında Keramet Memiş Efendi vişne rengi çadırında hem kadınların hem de erkeklerin gözüne hitap edecek seyirlik bir dünya hazırlıyor. Kadınların kendilerinden çirkin kadınlar görmekten hoşlandığını bildiği için onlara çok çirkin kadınlar gösterirken erkeklere de vişne çadırında çok güzel kadınlar gösteriyor.

 

Romanın Nazar Sözlüğü bölümü de ilgi çekiyor. Şişman kadın, sevgilisi Be-Ce ’nin üzerinde çalıştığı sözlüğü okuduğu zaman orada karşılaştığı ’şişko’ kelimesi ile sevgilisinin gözünde sadece Nazar Sözlüğünün araştırılması gereken bir maddesi olduğunu fark ediyor. “Şişko: O kadar şişmanmış ki, ne zaman insan içine çıksa herkes işini gücünü bırakıp onu seyredermiş. O da gözlerden o kadar rahatsız olurmuş ki, gidip daha çok yemek yer, daha çok şişmanlarmış. (Şişko’nun çocukluğunu araştır)”

 

Üçüncü kitabiniz Mahrem 2000 yılında çıkıyor ve sizin için belki de bir dönüm noktası. Artık ben de varım dediğiniz bir nokta. Ayrıca bu kitapla Türkiyeli Yazarlar Birliği Roman Ödülü’nü alıyorsunuz. Mahrem’de de yine çok güçlü kadın karakterler var. Biraz da bu kitaptan da bahsedebilir misiniz?


- Mahrem bir dönüm noktası benim için çünkü şunu gördüm: Hiçbir romanın yazımı bir öncekinden daha kolay olmayacak. Ben ilerleme diye birşeyin bu anlamda olmadığına inanıyorum. Ama şunu da öğretti; hikaye size hakim oluyor. Yazma süreci çok daha içine kapalı ve daha tüketici birşey. Yıkıcı bir süreç ve ben bunu Mahrem’de çok yaşadım. Yazdığım karakterler kendi hayatımı etkilemeye başladı. Hikayede şişko diye adlandırdığım bir karakter var, benim yeme düzenimi bozdu.

Roman üç bölüme ayrılıyor. Ben sadece iki bölümünü düşünerek yazmaya başladım. Sonra üçüncü bölüm çıktı ve cinsel taciz olduğu için onu yazarken çok endise ettim. Annem bu romanı okudugu zaman ne düşünecek, kaygılancak mı diye. Fakat bu benim için önemli bir ipucuydu. Bir romanı okur ne düşünecek diye yazmaya başladığınız zaman hikayeden uzaklaşıyorsunuz. O kaygıyı kendi içimde erteleyebilmek benim için önemliydi. Aslolan hikayedir. Her türlü kaygı ya da beklenti, övgü ya da sövgü kitap bitince düşünmeye başlanmalıdır. Bunu bana Mahrem’i yazma süreci öğretti.

 

Mahrem olan ne?

 

- Mahrem'in tanımının ne olduğu insandan insana değişiyor. Herkes için farklı bir anlamı olabileceği gibi, aynı insan hayatının farklı dönemlerinde farklı mahremiyetler tanımlayabilir. Önemli olan şu: Mahrem kendimize saklamak istediğimiz, gözlerden korumak istediğimiz alandır. Bu yasak bir ilişki, bir sır, ya da sadece bir ruh hali olabilir.. ya da bambaşka bir şey. Önemli olan onu gözlerden ırak tutmak istememiz.

 


Mahrem'de şişman bir kadının iç dünyasını anlatıyorsunuz. Bunları yaşamayan biri yazmış olamaz dedirtircesine bir anlatım zenginliği var. Bunu nasıl başarıyorsunuz? Empatiye yatkın mısınız?

 

- Ben sadece Mahrem'de değil, daha önceki romanlarımda da hep "olmadığım şeyi" anlatmışımdır. İlk romanım Pinhan'da doğuştan çift cinsiyetli bir insanın iç arayışı anlatılıyordu. İkinci romanım Şehrin Aynaları'nda ise ağırlıklı olarak dinsel azınlıkları anlattım. İlk bakışta ben bu insanlardan biri değilim. Ama onları anlattım, çünkü kendimi onlara yakın hissettim. Bence hayatla ilişkisi pürüzsüz olamamış insanlar, hayatla ilişkisi pürüzlü olan insanları kendilerine yakın hissedebilirler. Bu ruhsal bir yakınlıktır. Ruhsal yakınlık için gidip illa da o insanın konumunda, kisvesinde olmak gerekmez. Ben buna ruhdaşlık diyorum. Ben romanlarımda ruhdaşlarımı anlatıyorum, sevdiğim, hissettiğim insanları anlatıyorum ama ilk bakışta, yani yüzeyde, bu insanlarla hiçbir ortak noktam yokmuş gibi görünebilir. Oysa yüzeyin altına bakarsanız çok ortak noktam olduğu ortaya çıkar. Kaldı ki benim için edebiyat, insanın "olduğu şey"i değil, "olmadığı şey"i anlatmasıdır. Eninde sonunda, o "olmadığı şey"den hiç mi hiç uzak olmadığını görmek ve gösterebilmek için. Yani başka türlü olsaydı herkes sadece kendi yaşadıklarını anlatır ve edebiyat bir otobiyografi geleneğinden ibaret kalırdı. Oysa tam tersine, insanın başkasının kılığına bürünebilmesine, başkasının hayatını yaşamasına olanak verir edebiyat. Ben de romanlarımda bunu yapıyorum.

 

Kitapta yer alan sözlük romanın akıcılığını engelleyen bir faktör değil mi sizce? Ya da şöyle sorayım. Roman içi sözlük nasıl bir düşüncenin ürünü?

 

- Bu konuda farklı insanlar farklı yorumlar yaptılar. Evet, sözlüğün okuma hızını kestiğini düşünenler de oldu. Ama tam tersine sözlük maddelerini öne çıkartarak okuyanlar da oldu. Ben Nazar sözlüğü'ne çok önem veriyorum. Mahrem'i yazarken en çok Nazar Sözlüğü maddeleriyle uğraştım. Aslında sözlük kitapta yer alandan çok daha geniş ve kapsamlıydı. Pek çok maddeyi çıkarmak durumunda kaldım. Sonra öyle bir şey ki, bir yerden iki madde çıkarınca bütün denge alt üst oluyor, oturup her şeyin yerini değiştirmek durumunda kalıyorsunuz. Tabi bunlar okurun hemen fark edebileceği şeyler değil, ama Nazar Sözlüğü'nün arkasında epey bir emek yatıyor.

 

Nazar Sözlüğü'nün nasıl geliştiğine gelince.... Romanda, bu sözlüğü hazırlayan cüce, şişko'ya, görmek ve görülmenin önemini göstermek için bu sözlüğü hazırlamaya girişiyor. Yani bu meselenin nasıl hayatımızın her alanına, her ayrıntısına nüfuz ettiğini gösterebilmek için. Mahrem de buna yakın bir fikre yaslanıyor. Demek ki şöyle diyebiliriz. Nazar Sözlüğü aslında bir minyatür. Ya da bir mikrokozmos. Ana anlatının, yani romandaki makrokozmosun bir küçük örneğini, minyatürünü barındırıyor içinde. Bu benim hayatı kavrayış tarzıma yakın, yatkın bir şey.

 

Bu işin bir yanı. İşin öbür yanına gelince, Nazar Sözlüğü maddelerini farklı okurlar farklı şekillerde okurlar ve bence bu okumalar içinde tek bir doğru okuma yoktur. Mahrem, farklı okumalara, yorumlara açık bir kitap. Benim için Nazar Sözlüğü maddeleri, hikaye içinde hikaye, kapılar içinde kapı demektir. İster açarsınız o kapıları, ister açmadan ilerlersiniz. İstediğiniz kapıdan çıkıp istediğiniz kapıdan metne tekrar girersiniz. Mahrem, yazarın konumunu ve iktidarını zayıflatan, okurun rolünü ve hareket serbestliğini artıran bir kitap.

 

Mahrem'de okurları zaman ve mekan yolculuğuna çıkarıyorsunuz. Günümüz İstanbul'undan, 1968 Fransası'na kadar çeşitli boyutlarda bir yolculuk. Neden yolculuk?

 

- İlerlemeci, çizgisel zaman anlayışı geçmişi, şimdiki zamanı ve geleceği düz bir çizgi üzerinde hizaya sokar. Alıştığımız, kendimizi alıştırdığımız zaman anlayışı budur. Oysa bir de döngüsel bir zaman anlayışı vardır. Geçmişin ve geleceğin, tam da şu an içinde şekillendiği başka bir zaman anlayışı. Bu ikisinin sonuçları çok farklı olabilir. Döngüsel zaman anlayışında her şey her şeyle ilintilidir. İnsan, aynı çemberin parçası olarak gördüğü için hayvanları, bitkileri, öteki varlıkları küçümsemez, küçümseyemez. Çünkü hepsi de aynı özü taşırlar içlerinde, aynı bütünün parçalarıdır. Çünkü her şey her şeyle bağlantılıdır. Ben romanlarımda çizgisel, ilerlemeci zaman anlayışı didiklemeyi seviyorum. Zamanda ve mekanda kaymalar aracılığıyla her şeyin her şeyle bağlantılı olabileceğini gösteriyorum. Olmadık insanları yanyana getiriyor, bambaşka hikayeleri içiçe geçiriyorum. Kahramanlar yaratmıyorum çünkü kahramanlara inanmıyorum. Ben geçmişe, tarihe baktığımda da şaşaalı zaferler, korkusuz kahramanlar, ulu devletler filan değil, benim gibi etten kemikten insanlar görüyorum. Tarihe insanlar aracılığıyla bakıyorum. İnsanlara da hikayeleri aracılığıyla bakıyorum. Hikayeler ise öyle sabit, su geçirmez kaplarda ayrı ayrı durmuyorlar. Devamlı başka hikayelerle beslenip içiçe geçiyorlar.

 

altı çizilen cümleler:


"... kırk tarak dayanmaz derler deli kısmının tek bir saç telini taramaya öyle kuvvet verirmiş delilik insana." (s.10)

 

"Mahremiyetin gitti mi elden, sen de gitmelisin tez elden! "(s.13)

 

"Bir sürahi basiretin kalorisi bir yudum musibetinkinden azdır." (s.20)

 

"Malum, doğuştan başkalarına muhtaçtır sıfatlar;yalnızlıktan hazzetmezler...Şişmanları ancak şişmanlar zayıf gösterebilir. Şişman şişmanın yegane panzehiridir." (s.23)

 

"...yaz sıcağında erimiş asfalttan sandaletine yapışmış sakıza benzer yemek yemek. Ya hiç bulaşmayacaksın, ya da çektikçe uzamasını yadırgamayacaksın." (s.23)

 

"... kadın kısmının gemisi batsa batsa, sorumluluklar ambarında açılan gedikten azar azar su ala ala değil, beklenmedik bir anda hayaller mendireğine gümbür gümbür yağan güllelerden ötürü batardı. "(s.36)

 

"Kaç kitap okuyunca alim, kaç diyar görünce gezgin, kaç hezimetten sonra bezgin olurdu insan? Kaç olunca çok, kaçta kalınca azdı rakamlar?" (s.45)

 

"...her sokak kavgasının alevi, bir sokak kavgası seyretmek üzere oraya toplaşanların gözleriyleharlanır. Her sokak kavgasını, seyircileri çıkartır."  (s.95)

 

"Bilirdi ki, yalnızlık en çok erkeklere koyardı." (s.103)

 

"... erkek kısmının gemisi batsa batsa, gördüğü en parlak ışığı denizfeneri zannedip, dümeni sığ sulara kırmaktan ötürü batardı." (s.105)

 

"...erkek kısmı, ne zaman iğreti hayallerden kurtulmak istese, ykunun nizamına sığınırdı." (s.137)

 

"Hatırladıkça yalnızlıktan korkarsın. sırf yalnız kalmaktan korktukları için tükenmişlikleri sürdüren, örümcek bağlamış sevdalarına taze isimli çocuklar doğuranlar var ya, işte onlar hafızası en kuvvetli olanlardır. "(s.143)

 

"Elmas bir gözdür yürek: Ve çizilmeyegörsün bir kere, artık hep sedefsi bir yırtıkla bakacaktır cümle aleme. "(s.163)

 

"... sevgililik böyle bir şey işte. Mahremiyet kaybı." (s.171)

 

"Biliyor musun, belki de en derin yaralarımızı gözlerden alıyoruz. "(s.205)

 

 

"aşk dedikleri, solup kurumaya mahkumdur, bir sebebi olduğu andan itibaren." (s.212)

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !