MED-CEZİR - ELİF ŞAFAK

Med-Cezir
Elif Şafak

METİS YAYINLARI

 

 

 

Med-Cezir,yazarın gazete ve dergi yazılarının toplamı. Bir yol haritası niteliğindeki kitap, yazı ve yaşam ekseninde samimi itiraflardan oluşuyor. Özellikle yurt dışında olduğu zamanlarda denemeler bir bağ olmuş Türkiye ile arasında.  Belki yazarının hem iç dünyasını hem de yaşamındaki bölünmüş-bütünlenmişliği, savrulmuş-durulmuşluğu adamakıllı yansıtıyor. Aynı zamanda yazı ile olan macerasını, ontolojik bir vakıa olarak yazıya bakışını… Kısacası, tam bir Elif Şafak kitabı Med-Cezir. Ve belki onu en iyi anlatan isim…


Med-Cezir’i okumaya başladığınızda derinden derine, hadi Tanpınar’ın o çok sevdiği kelimeyle söyleyelim, bir romancının ‘çalıştığını’ fark etmiyor değilsiniz. Hikayeler anlatıyor yazar, anılar denizinde geziniyor, ayrıntıların kapısından girip sonra ummadığınız geniş düzlüklere çıkarıyor sizi. Biraz ilerlediğinizde daha doğrusu kitabı bitirdiğinizde ise sadece romanın ona niçin yetmediğini anlıyorsunuz. Çok yönlü bir yazar-aydın-aktivist kişiliği ile karşı karşıyayız ve bu kişilik kendini anlatmanın imkanlarını arıyor. Bir yığın şeye kafa yoruyor. Tasavvuf, modernleşme, kadın hareketleri, kimlikler, ötekileşme, siyaset, edebiyat… Şüphesiz, gazetede ve dergilerde yazmak, ona bu alanlarda söz söyleme özgürlüğü veriyor. Med-Cezir’deki yazıları, bir bakımdan böyle okumak gerektiğini düşünüyorum ben. Elif Şafak’ın özgürce düşünce üretimleri… Pinhan’ın, Mahrem’in, Araf’ın yazarı, dünyaya açık, hızlı, kabına sığmaz düşünme ve yaşama tarzının verimi/sonucu olan bu yazılarda, alabildiğine özgürce konuşmak, tartışmak istiyor. Ve yazılar, bu bakımdan üzerinde durulmayı, okunmayı, tartışılmayı hak ediyor. Yine bu yazılar, yaşadığımız son üç beş yılı, bu zaman zarfında Türkiye’de ve dünyada olup bitenleri, zamanının çoğunu yurtdışında (ABD’de) geçiren, dünyaya/Türkiye’ye oradan bakan bir yazarın/aydının gündem okumaları aynı zamanda.

 

Ne ki Med-Cezir, yalnız bu sözünü ettiğim türde yazılardan oluşmuyor. Kitapta iyisinden ‘deneme’ diyebileceğimiz yazılar var ki, bunlarda Elif Şafak’ın o tanıdık dilini, duyuşunu, ayrıntılarda gezinme yeteneğini buluyorsunuz. Okumaya durduğunuzda, sizi bir gazete köşesinde yayınlandıklarını unutturan cinsten yazılar bunlar. Hatıraların, İstanbul sevgisinin/hasretinin, akraba yazarların ve metinlerin, mevsimlerin, kitapların, kadınların aynasından geçip gelen yazılar… Deneme mi? Evet gerçek anlamıyla deneme… Hayatını yazı ile anlamlandıran bir yazarın kalemine imkanlar arama yolunda geldiği duraklardan biri olmalı bu yazılar. Salah Birsel, “Köşe yazısından deneme olmaz.” der bir yerde. Elif Şafak’ın dili, çokça içli dışlı olduğu ‘güncel’i unutup kendini asude alanlara atıverişi, tasavvuftan kültür tarihine, felsefeden edebiyata gezindiği geniş kültür atlası, onun yazarlık ağacında iyi bir denemeci kimliği taşıdığının da göstergesi.

 

Şurası bir gerçek ki Elif Şafak, ‘Yazmak’ üzerine çokça kafa yoruyor. Kelimelere, harflere tutkun. Dilin içinde gezinmeyi, orada kendine has evler, şatolar inşa etmeyi seviyor. Med-Cezir’de de yazı ve yazmak üstüne kafa yorduğu metinler var. Kitabın ilk metni olan ‘Yaza Yaza Silmek Üzere’de şöyle diyor: “Başlangıçta yazı vardı benim hayatımda. Başlangıcın kayıplarını azaltabilmemi de peşim sıra sürükleyişimi de yazıya borçluyum. Yazarlık idealinden ziyade yazının biteviliğine tutkunum.” Med-Cezir, yazarının dolaştığı ilgi alanlarını, yazıda denemek istediği ve denediği imkanları, özgürce yol alışları ortaya koyduğu kadar, ‘yazı’nın bizatihi kendisi üzerine değinmeleri, tartışmaları, tespitleri de içeriyor. Elif Şafak’ı yalnız romanlarından tanıyanlara, kafalarındaki fotoğrafın eksik karelerini tamamlamak için Med-Cezir’deki yazıları okumalarını tavsiye ederim. Burada kanlı canlı, öfkesiyle, inadıyla, kırılganlığıyla, tutkularıyla velhasıl renginin bütün tonlarıyla Elif Şafak var.

 

Ali Çolak, Yitik Hüzün,  2006
 

 


"Med-Cezir, yazma mevsimiyle romandan kurtulma mevsimi arasındaki sarkaçtı"

 

Söyleşi: İhsan Yılmaz, Hürriyet Cumartesi Keyif Eki, 3 Aralık 2005

 

- Denemelerden oluşan bir kitap Med-Cezir. Biraz uzakta olmakla ilgili bir durum mu sizin için deneme yazmak? Çünkü yazıların tarihi değil nerede yazıldıkları yer alıyor altlarında.

 

- Bir yol haritası diyebilirim bu kitap için. Ben hiçbir zaman Türkiye'den kopmuş hissetmedim kendimi, her yazı da yeni bir bağ oldu benim için. Üç dört senedir periyodik olarak yazı gönderiyorum. Türkiye'den çıkıp da apolitik olma lüksümüz olduğuna inanmıyorum, bu meseleler üzerine dışarıdan da olsa yazılabilmeli diye düşünüyorum. Sadece yazar değil de münevver olabilmek, başka alanlarda da bir şeyler yapabilmek, bilgiyi başka alanlara yayıp, bir çember oluşturabilmek önemli benim için. Bunu arzuluyorum.

 

- Kitaptaki yazıları düşünürsek kendinizle, geçmişinizle yaptığınız hesaplaşmalar ağırlıkta...

 

- Siyaseti hayatın her alanına nüfuz etmiş olarak tanımlıyorum ve o anlamda baktığımızda toplumla veya kendimle hesaplaşmalarımı farklı yönde değerlendirmek de mümkün oluyor. Kimlik politikaları, aidiyet, dilin geçirdiği evrimler ve dönemler, bütün bunlar da siyasi açılımları olan okumalar. Tabii siyaset nerede sanat nerede tam ayırt edilmiyor ama benim derdim de tam ayırt etmek değil zaten. Hatta girift kalsın, bırakalım öyle devam etsin diyorum. Sonuçta biraz kendime bakma ve kendimi cevaplama arzusu vardı. O kadar dolaştığın zaman haritaya bakıp nereden nereye geldiğini görmek istiyorsun, bunun için önemliydi bu metinler.

 

- Kitabın ismine gelelim. Med-Cezir sizin için neyi ifade ediyor?

 

- Zıtlıkları ifade ediyor. Gündelik hayatta yapamadığım pek çok şeyi. Belki o yüzden edebiyatı bu kadar seviyorum. Zamk gibi görüyorum, bir arada tutuyor bazı şeyleri. Ben hep kendi içimde farklı farklı uçların olduğunu düşündüm, gündelik hayatta bunları törpülüyoruz, sosyalleşmek zaten böyle bir şey. Edebiyatta çokbaşlı, çoksesli, çelişkili, uyumsuz, sorunlu olabiliyorsun. En önemlisi Med-Cezir, yazma mevsimi ile romandan kurtulma mevsimi arasındaki sarkacı ifade ediyor benim için.

 

- Denemelerden birinde hangi romanı nasıl bir ruh haliyle yazdığınızı ve sonrasında neler yaşadıklarınızı anlatıyorsunuz. O ruh haliyle yaşamak zor değil mi?

 

- Benim kadar benimle yaşayan insan için de zor. Bizler genellikle yazı yazmayı yapıcı bir süreç olarak algılıyoruz, yapıcı olduğu muhakkak zira ortaya bir eser çıkarıyorsun. Ama yapmak kadar yıkmak da var içinde. Ben her yazma mevsiminin, her roman mevsiminin son derece tahripkâr bir süreç olduğunu gözlemledim. Beşinci romana gelmeme rağmen, hâlâ düzelmiş bir şey yok ve hâlâ sarkacın öbür tarafında duruyorsun. Çünkü çok talepkâr bir süreçtir bu. Geceni gündüzünü, enerjini, rüyalarını senden talep eden bir döneme giriyorsun. Bu psikolojik ve fiziksel olarak etki ediyor. Roman bittikten sonra bir silkinme ihtiyacı duyuyorsun. Ondan uzaklaşmak ve yeniden normalleşmek istiyorsun.

 

-Peki bu düzelme süreci ne kadar devam ediyor?

 

- Romandan romana değişiyor. Yarattığı tahrip ne kadar güçlüyse onarımı da o kadar uzayabiliyor. Araf öyleydi örneğin benim için. Amerika'da son derece yalnız kalıp kendimi yalıtarak yazdığım bir romandı. Toparlanması da epey bir vakit aldı. Ama ilginç bir şey, sanki kendi içinde, senin bilmediğin bir saat var adeta ve sen farkında olmasan da kaydetmeye, işlemeye devam ediyor. Zamanı gelip çember tamamlandığında o eski ruh haline yeniden dönüyorsun.

 

- Amerika ve Türkiye arasında gidip geliyorsunuz. Yazarlık bakımından iki ülke arasında nasıl farklar var?

 

- İki ülke çok farklı dinamiklere sahip. Orada bir kimlik politikası var. Bu çok derinlere kök salmış bir durum. Eğer insanların gözünde Ortadoğu'dan gelmiş bir kadın yazar, Müslüman ülkeden gelmiş bir kadın yazar gibi yaftalar taşıyorsan o zaman kapılar önünde açılıyor ve o damar üzerinden yürümeni istiyorlar. Ama ben bunu tehlikeli buluyorum. Kimliğin önden yürüyor ve ürettiğin sanatın edebiyatın kalitesi arkadan geliyor. Ben arzu ediyorum ki edebiyat önden gelsin ve kimlik politikalarını sorgulayabilelim. O yüzden Amerika'da bir sürü sığlığı bir sürü yaftayı aşmak zorundasın. O anlamda Araf onlar için bir sürpriz kitaptı. "Ben Amerikalı bir kadının hikâyesini niye bir Türk'ten dinleyeyim? Bir Çinli'nin hikâyesini neden bir Meksikalı'dan dinleyeyim? Kimliğin neyse onu anlat" diyorlar. Ama edebiyat bu değil. Edebiyat bir başkası olmayı, yalan söyleyebilmeyi, hayal kurabilmeyi gerektiriyor. Her şeyi reddedebilmek gerekiyor. Aşkınlık burada önemli bence. O yüzden edebiyatla tasavvuf birbirine bu konuda ortak oluyorlar.

 

altı çizilenler :

 

"Şimdi tek istediğim nefes alabilmek, ötesinde yok gözüm. Kaçmak da mümkün buradan  elbette ama benim istediğim kaçmak değil ki. Ne varmayı arzuladığım bir öte diyar, ne de bir yerlerde bıraktığım kayıp bir cennetim var.  Sadece çıkmak istiyorum. Çıkmak da değil, çıkabilmek. Ben o ihtimali seviyorum. seçeneğim olmasını, kapının aralık kalmasını. Durmuşum bir eşikte, ne bir adım geri, ne bir adım ileri, uzatmışım kafamı aralıktan dışarı, sırtımı dönmüşüm o cehennem sıcağına, mutlu mesut, çocuk çocuk soluklanıyorum serinlikten, ötesi gerisi ne gam." (s.II)

 

"Akışkan değil, yapışkan bir sıvı gibiydi endişe teninin üzerinde. İstese de çekip çıkaramazdı sanki, derisini de beraberinde sökmeden." (s.IV)

 

"...birlikte kaçar, birlikte uçar, beraber yaşamaları beklenenlerin yanında tutunamayanlar. O zaman anlar ki, sahip oldukları değil, sahip olmadıklarıdır kimilerini birbirlerine yakın kılan...En sahici dostluklar ortak varlıklar üzerine değil, ortak yoksunluklar üzerine kurulanlardır. Aynı şekilde zengin, aynı şekilde mesut olanların ortak paydaları sabun köpüğü gibidir, uçar. Ortak acı, ortak hüzün, ortak pürüzdür esas yakınlaştıran, yaklaştıran." (s.V)

 

"Önemli olan gidilecek yer ya da güzergah değil, gitme fikrinin kendisi... Yaşadığımız şehrin dışında, elbet bir gün gidebileceğimiz, gidince yerleşebileceğimiz, yerleşince sevebileceğimiz bir başka diyar olmalı. Yoksa tahammül edemeyiz. O başka diyar'ın başka başka isimleri olmalı; kişiye, duruma ve döneme göre değişen." (s.IX)

 

"Kimlik dönüşümü hırçın bir usturayla bileyliyor insanları. En keskin fanatikler, değişim geçirenlerden çıkıyor nedense. En ateşli sigara karşıtları, vaktiyle baca gibi tüttürenler. Olur olmadık yasakları anlamlı bulanlar, geçmişte o yasakların hedef tahtası olanlar. Sonradan dindar kesilenlerin katılığından, hırçınlığından geçilmiyor; bir dinden bir dine dönenler ise sadece gemilerini değil, o gemilerde kalanları da yakmaya hazır görünüyor. En tövbekarların arınmışlığı ürkütüyor beni. İster din olsun, ister siyaset, en acımasızlar gene tövbekarlardan çıkıyor, onlara eski hallerini hatırlatabilecek hiçbir şeye tahammülleri yok." (s.XI)

 

"Hudutların içte kalan kısımlarını sever, boylarından şüphe duyar, dışta kalan kısımlarındansa hazzetmeyiz." (s.XXVIII)

 

"Yeni bir hayat lazım. Fakat sıçrayabilmek, ufuk değiştirmek için dahi bir yere basmak lazım" (Ahmet Hamdi Tanpınar,Huzur)

 

"Bir aile babası kurdu çoğu kez, İnsan sınıfının, Gözü Dışarıdalar altsınıfının, Elindekini Kaybetmeden Başkalaşmak İsteyen takımına mensuptur...Bir Genç Kız Böceği çoğu kez, İnsan sınıfının, Hayırlı Kısmet Arayan altsınıfının, Evliliği Geleceğe Yatırım Olarak Görenler takımına mensuptur.(s.XXXV)

 

"Elimi sıkmayan adam! Sanmam ki taşları ayrımcılıkla döşenmiş bir patika olsun buradan cennete uzanan..." (s.XLIII)

 

"İnsan kendi kendisiyle baş başa kaldığı somut, sınırlı, sonlu anlarda değil, kendi kendisinden başkası olamadığını kavradığı o soyut,sınırsız ,sonsuz zamanda ayırdına varabilir ancak yalnızlığın." (s.XLIX)

 

"Som yalnızlık, ruha olmasa da akla ziyandır. (s.XLIX)

 

"Bir insana aşık olmak onu kalabalığın içinden çekip çıkarmak, çokluğun içinde tek kılmak ve sonra aynı hızla o teklik içindeki çokluğu keşfetmek ise eğer, öncelikle yüzler arasında bir tek yüze aşık oluruz; sonra da aynı yüzün içindeki pek çok yüzü keşfetmeye başlarız ürpertiyle. Keşfettiğimiz her yeni yüzle, ilk gördüğümüz yüzden biraz daha uzaklaşırız. Sevdiğimiz kişinin yüzünün çoğulluğu, belirsizliği, silinebilirliği içten içe huzursuz eder bizi. Bu yüzden olsa gerek,onlar derin uykudayken uzun uzun seyrederiz sevdiklerimizin yüzlerini. Ruhlarının yedi kat derinliğine açılan kapıların orada bir yerde saklı olduğunu içten içe sezinlediğimiz için...Gün boyu bizden sakladıkları yüzlerini görmek, gördüklerimizin sırrına erebilmek için..." (s.LIV)

 

"Bir hudut boyudur yüz.Belki de bu yüzden ne vakit ayrılsak sevdiklerimizden, önce yüzlerini unuturuz. Şekerden yapılmış suretler gibi eriyip çözülür, dağılıp silinirler peyderpey. Hatlarını yitirdikçe kirli ama boş bir kağıda dönüşüverir sevdiklerimizin yüzleri. Hudutlarından kurtulurlar, ipinden kopmuş balonlar misali. O zaman alıp istediğimiz yere yerleştirebiliriz onları. yeniden yazabiliriz ortak geçmişimizi. Akın da bir resmi tarihi vardır ne de olsa, tarafların hafızalarının şaibeli tutanaklarında. Resmi tarihe aykırı düşen her türlü gerçeği ortadan kaldırabilmek, bizim haklı, onların ise haksız olduklarına inanabilmek için önce yüzlerini silmekle başlarız işe. Sonra istersek eğer, sil baştan çizebiliriz hatlarını. İşimize geldiği gibi." (s.LIV)

 

 

 

 

 

 

 


 

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !